Ekin Yazın Dostları

Kitap Okurlarının Buluşma Noktası

Kirpinin Zarafeti (Muriel Barbery)

Posted by Aydın Ergil 15 Temmuz 2020

Kirpinin ZarafetiKdz. Ereğlisi 1. Grup Temmuz 2020
İzmir 1. Grup Mart 2020
Ankara 3. Grup Mayıs 2018
İstanbul 3. Grup Kasım 2015
İstanbul 1. Grup Ocak 2015
Ankara 2. Grup Temmuz 2013

On üçüncü yaş gününde intihar etmeyi planlayan on iki yaşında, son derece zeki ve üstün yetenekli bir kız çocuğuyla, müzik, resim ve felsefe meraklısı, Rus edebiyatı ve Japon sineması tutkunu elli dört yaşında bir kapıcının, kibar bir Japon beyefendisi sayesinde gelişen sıra dışı dostluğunu anlatan Kirpinin Zarafeti, Fransa’da yayınlandığı 2007 yılında 1.100.000 adetlik baskı sayısına ulaşan, göze çarpmayan güzellikleri yücelten, sınıflar ve nesiller ötesi bir dostluğu konu edinen zarif ve etkileyici bir roman.

“Her şeyin, özellikle de hayata dair mutlak olguların ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösteren nefis bir kitap.”
(Le Soir)

“Barbery hayatın küçük keyiflerini, her şeyin Marcel Proust’un o sonsuz nostaljisi ile dengede olduğu muhteşem anları yakalamayı başarıyor.”
(L’Express)

“Yılın keşfi”
(Le Figaro)

“Bütün büyük yapıtlar gibi bu hikâye de kalbinizi kıracak, ama bazen hayatın bu hüzne değeceğini anlamanızı ya da hatırlamanızı sağlayacak.”
(Chicago Sun-Times)

3 Yanıt to “Kirpinin Zarafeti (Muriel Barbery)”

  1. Nevzat Yıldıran said

    Bu kitabı önerirken benim için öne çıkan en önemli unsur, bir felsefecinin izlerinin bulunmasıdır. Yazar tercihini roman yazma tekniğini kullanarak kahramanlarının dilinde evrensel felsefecilerin ve kendi felsefesinin derin izlerini bırakmayı seçmiştir. Yaşamı ve evreni sorgularken bir bilimsel kitabın ağırlığından çok, daha rahat okunabilen bir romanın akıcılığını kullanmıştır. Zaman zaman romantizmin etkilerini de görmek mümkündür.

    Bu kitabı okurken evrensel sanatçı ve edebiyatçıların varlıkları, sanat eserleri ve benzeri kültür birikimlerinden de haberdar olunmaktadır. Romanda verilen ipuçlarından hareket etmek isteyen bir okur, entelektüel birikimine de katkı koyma imkanına sahip olabilir. Yazarlar, felsefeciler, kitaplar, romanlar, sinemacılar, filmler, ressamlar, resimler, sanat akımları, benzeri yapıtlar ve konular referans verilerek okuyucunun bilgi birikimine katkıda bulunmaktadır.

    Sınıfsal ayrımcılık sosyo-ekonomik temeli olan bir kavramdır ve otokratik rejimler, feodalizm, kapitalizm ve benzeri yapılardan beslenmiştir. Buradan hareketle sosyo-kültürel bir sonuç olan varsıllar ve yoksulların ciddi bir ayrımcılığı sonucuna gidilmektedir. Bu ayrımcılık neticesinde varsılların bilgili ve aydın, yoksulların ise bilgisiz ve cahil önyargısına ve varsayımına dayandırlmaktadır. Oysa bilincin gelişmesi ile bu sorunsallık değerlendirildiğinde sınıfsal ayrımcılık kavramı çökmekte ve bilinç öne çıkmaktadır.

    Aydın olmak, yaşam felsefesini ve evreni sorgulamak için önce insani değerlere sahip olmak gerekir. Zengin olmak, entelektüel olmak ve benzeri unvanların sadece bir görüntü olduğu, asıl ve önemli olanın bilgi ve bilinç düzeyi olduğu bu kitapta çarpıcı bir şekilde ortaya konulmuştur. Ayrıca aslında, zengin olmak ile entelektüel olmanın ters orantılı olduğu genellemesi üzerinde çokça durulmuştur. Zengin olarak doğanların, ekonomik refah ve sosyal hayatın sağladığı kolaylıklar ile doğal olarak edindikleri konfor onlara özellikle bilinç düzeyini arttırma konusunda çoğunlukla bir ihtiyaç oluşturmamaktadır. Bunun sonucunda bu kişilerin bir gelişme körelmesinden söz etmek mümkündür ve böylece gerçekte zengin olmak ile entelektüel olmanın ters orantılı olduğu genellemesine ulaşmak mümkündür. Kitabın içerisinde bu ve benzeri temalara çok kez değinilmiştir ve okuyucuyu ikna edecek söylemlerin varlığına yeterinde yer verilmiştir

    Sorgulama yaparken olaylara ve kişilere değişik gözlerle bakarak analiz etmesi ve objektif yaklaşım sağlamaya çalışması etkileyicidir. Diğer taraftan kabullenmiş veya kabullendirilmiş bütün değerler ve öğretileri gerçekçi olamayabileceği varsayımından hareket ile sorguluyor, irdeliyor ve bazen ret edebiliyor.

    Avrupa, özellikle Fransız kültürü ve daha sonra Japon kültüründen bilgiler vermeyi tercih etmiştir. Müzik, yemek, içki, kahve, tatlı, ev ortamından, dekorasyona ve kullanılan eşyalar ile araç gereçlere kadar bir tür kültürel aktarım yaparken eğlence unsurlarına da yer vermiştir.

    “Büyülü inançlı zenginler, ilkel inançları üstlenmiyor” gibi güzel ifadeler ile insanların yaşam biçimlerine yansıyan kültür ile zenginlik ve sosyete yanılsaması vurgulanmaktadır.

    Uygarlaşan insan üzerine, iyilik yapmak veya almanın ruha katkısı, insan erdemi, dilin amacı üzerine ve benzeri sorgulamalar ile roman daha da keyifli hale gelmiştir.

    Edebiyatsız edebiyat, dilbilgisi hedef değil amaç, dilin kullanımı ve ifade zenginliği gibi saptamalar ile hem tartışma konusu açarken hem de okuma keyfini yaşatmaktadır.

    Kitaptan sadece birkaç cümle:

    “Bir zenginin sesinden yalnızca kendine hitap ettiğini anlamak ve üstelik telaffuz ettiği sözcükler teknik olarak size yönelikken, onları anlayabileceğinizi hayal bile etmediğini görmek toplumsal bataklığın dibine değmektir.”

    “Bazılarının bilincinde beliren şeyin kimilerinin bilincinde belirmemesinin kökenlerini sorgulamak ilginç bir fenomenolojik deneyim olur. Benim görüntümün Neptün’ün kafasına kazınırken, Chabrot’un kafasından pas geçmesi gerçekten de çok büyüleyici.”

    “İnançlarımızın üzerinde yüksediği kaide asla sarsılmasın diye kendi kendimizi manipüle etme yeteneğimiz ne büyüleyici!”

    “Edebiyatın pragmatik bir işlevi vardır. Her sanat biçimi gibi, bizim yaşamsal görevlerimizin yerine getirilmesini katlanır kılma misyonu vardır”

    “Ortaçağ okumalarından akılda tutulması gereken ders hakikatın sadeliğidir. Hakikat hiçbirşeyi sevmez”

  2. Nurettin ŞENOL said

    KİRPİNİN ZARAFETİ
    Yazar : Muriel Barbery
    Çevirmen : Işık ERGÜDEN

    Kirpinin Zarafeti romanı, bana Tahsin Yücel’ in Kumru ile Kumru romanını anımsattı.

    Köyden gelip, Paris’ de bir aparmanda 27 yıl kapıcılık yapan Renée Michel ve varsıl bir burjuva ailesinin 12 yaşındaki kızları Paloma üzerine kurgulanan roman, varsıl – yoksul çelişkilerini; sosyolojik, psikolojik ve düşünsel yönlerden ele alıyor.

    Türkiye’ de de köyden kente hızlı göç sonucunda benzeri yaşamlar oldukça fazla olduğundan bize yabancı değil. Ancak, kapıcı Madam Michel; edebiyat, tarih, felsefe, siyasal iktisat, sosyoloji, psikoloji pedagoji, pisikonaliz okuyan, kendini çok iyi geliştirmiş bilinçli bir emekçi. Birçok seçkinle alay edebilecek kadar birikimli, çok yönlü düşünüp, analiz yapacak olgunluğa ulaşmış. Böyle kapıcılar var mıdır diye düşünmeden edemedim. Bu, belki de yazarın hayal ettiği bir bilinç düzeyi olabilir.

    Yazar, günlük olaylar ve yaşantıları Madam Michel, derin düşünceleri ise üstün zekalı, 12 yaşındaki ve 16 Haziran günü evini yakarak intihar etmeyi planlayan Paloma’ nın ağzından ve günlüklerden oluşan değişik bir kurgu ile sunmuş.

    Bilgi, edebiyat, felsefe yüklü, kapsamlı derin düşünceler taşıyan güzel bir roman.

    Kocası Lucian’ ın ölümüyle kabuğuna çekilen Madam Michel’ in yaşamında çiçekler açılmasına neden olan iki nokta var. Birincisi, Paloma’ nın içtenlikli ve sevgiye susamışlıkla, yardım istercesine ona yaklaşması; ikincisi ise apartmana yeni yerleşen Japon Kakura Ozu ile arasında yeşeren duygusal yaklaşım. Ne yazık ki, bu güzel başlangıç, bir kaza sonucu ölümü ile bitiyor. Madam Michel’ in acıklı sonu ve veda düşünceleri beni en çok üzen nokta oldu.

    Paloma, evini yakarak intihar etme noktasına nasıl geldi?
    Bunu Paloma şöyle açıklıyor:
    “En büyük öfke, en büyük yoksunluk, kültürler arasında, bağdaşmaz simgeler arasında kararsız kalmaktır. Ben belki de bu çelişkinin en büyük kurbanıyım. Çünkü belirsiz bir nedenle, uyumsuz olan her şeye karşı aşırı duyarlıyım. Sanki falsoları, çelişkileri duyan bir tür kulağım var. Kendimi hiçbir inancın, kültürün içinde göremiyorum. Bu tutarsız ailesel kültürlerin hiç birinin içinde değilim. Belki ben, ailesel çelişkinin hastalıklı belirtisiyim. Ailenin iyileşmesi için yok olması gereken bir belirti ( semptom).

    Paloma nasıl değişti ?
    Bunu da gene Paloma şöyle açıklıyor:

    Madam Michel’ i dinlerken ve ağladığını, acı çektiğini görünce, çevreme ve yaşama duyduğum öfkenin nedenini anladım. Ben, çevremde hiç kimseye İYİLİKTE bulunmadığım için acı çekiyorum. Babama, anneme ve özellikle ablam Colomb’ a olan öfkemin, onlara yararlı olamamaktan, onlar için hiçbir şey yapamamaktan kaynaklandığını anladım. Artık pek ölme isteği duymuyorum.

    Kendi kendimi iyileştirmem için başkalarını iyileştirmek gerektiğini anladım. Madam Michel, Kakuro, Yoko ve küçük yeğen kızı bu konuda bana yardım edebilirler.
    Ölmek istediğimi, aile bireylerine acı çektirmek istediğimi düşünüyorum da utanıyorum. Benim tüm küçük projelerimin sorunsuz ( problemsiz), yeni yetme lüksleri olduğunu anladım aniden. Kendini ilginç kılmak isteyen zengin küçük kız gerçekliği.

    Korkmayın Renée, intihar etmeyeceğim. Hiçbir şeyi de yakmayacağım. Çünkü sizin için, bundan böyle “asla”daki “her zamanlar”ın peşinden koşacağım; “bu dünyadaki güzelliğin”.

    Bu kitabın, ergen gençlere verilebilecek en doğru armağan olduğunu düşünüyorum.

  3. Kaim Elban said

    AVRUPA BİLİMLERİNİN ÇÖKÜŞÜ

    a) Avrupa bilimlerinde gelişime aşamaları,
    b) Sanayi devrimi,
    ç) Kapitalizmin yükselişi ve sömürgecilik,
    d) İki Dünya Savaşı,
    e) Avrupa bilimlerinin çöküşü.
    f) 20. Yüzyıl edebiyatına Edmund Husserl’in etkisi
    g) Kendine yabancılaşan insan,

    Bilimlerde Gelişme Aşamaları,
    14. yüzyılda hümanizm, yeni insan tipinin dünya görüşü olarak ortaya çıkmış bir kavramdır. İnsan gerçeğini, bireysel hak ve özgürlükler bağlamında temellendirme amacındadır. Bir başka deyişle insanı kulluk ve kölelikten kurtararak, yaşamda hak ettiği asıl yerine kavuşturmaktır. Petrarka (1304-1374), Erasmus (1466-1536), Montaigne (1533-1592), düşünceleri, yazıları ve vaazları ile bu sürecin gerçekleşmesinde yer almış düşünürlerdendir.
    Katolik kilisesinin bu yüzyılda ekonomik ve düşünsel alanda gücünü yitirme sürecine girişi, aynı zamanda Rönesans’ın da başlangıcıdır. Rönesans Avrupası bu dönemde ekonomik, toplumsal, kültürel ve felsefi alanlarda birtakım sıçramalar gerçekleştirdi. Bunlar yeni bir din, yeni bir devlet, yeni bir hukuk ve yeni bir toplum düşüncesidir. En önemlisi de orta çağdaki Katolik kilisesinin maddi ve manevi anlamda insanı köleleştirici baskılarına karşı geliştirilen, reform dediğimiz tepki hareketidir. Bu tepki, bilim adamlarının insan ve doğa yasalarını bulma çalışmalarına kilisenin koyduğu dogmatik engelleri kırmıştır. Özgür düşünceli bilim adamları,15. yüzyıldan sonra astronomi, matematik, fizik, kimya, biyoloji ve toplumbilimleri alanlarında pek çok buluşla yeniliğin yollarını açtılar. Bu, Batı Avrupa’da yeni bir çağın başlangıcı oldu.
    Aydınlanma çağı denilen bu yeniliklerin kuramsal dayanağı, düşünce ve bilim adamlarının çalışmaları idi. Başlıca ilkeleri akılcılığa, gözleme ve deneye birinci derecede önem vermektir: Buna da “Aydınlanma felsefesi” denmiştir.
    Bu felsefe, her şeyin akıl süzgecinden geçirilmesi gereğine inandı, bu anlayış, Tanrısal iktidarın (Katolik kilisesinin iktidarı) yerine aklı egemen kıldı. Böylece güzel sanatlar, din ve ahlak laik temele oturtulduğu için, kardeşlik ve eşitliğe dayalı, insanlığa mutluluk sağlayacak yenidünya düzeninin istediği bir felsefe olarak insanlığın geleceğine ışık tuttu.
    Bireyin özgür düşünme, düşündüğünü özgürce söylemesinin tartışmasız bir hak sayılması, özgür insanı öne çıkardı. “Özgür insan” kavramı iki açıdan çok önemli idi. İlki dinsel önyargılardan, öteki de siyasal önyargılardan insanı kurtardığı için önemliydi. Dinsel önyargıdan kurtuluşu “Reform” hareketi sağlamıştır. Soyluların geleneksel üstünlük önyargılarından kurtuluşu da siyasal rejimler, devrimler ve modern hukukun katkılarıyla sağladı.
    Bilimsel çalışmalarda sanat, bilim, felsefe beraber yürümüştür. Bu bilim adamları, insan ve evreni kuşatan doğa yasalarını araştırırlarken kentlerin yaşam savaşlarına katılan devrimcilerdir aynı zamanda.
    Giordano Bruno (1548-1600): Rahip ve gökbilimci. Rönesans felsefesini biçimlendiren düşünürlerin en önemlilerinden biri sayılır. Kopernik’ in tezini savunurken, “Evren sonsuzdur. Evrende başka gezegenler de vardır.” dediği için, Roma Katolik kilisesinin Engizisyon mahkemesi tarafından yargılanıp suçlu bulundu. Roma’da diri diri yakılarak idam edildi. (Galileo da aynı yoldadır, ancak kurban edilemeyecektir.)
    Dekart (1596-1650), “Doğada hiçbir şey rastlantısal değildir. İşleyiş matematiksel bir düzen içindedir.” diyor.
    Newton (1642-1727), bulduğu genel çekim yasasından dolayı “Evreni tek bir çekim yasasının egemen olduğu makineye benzetecek, her şeyin doğa yasalarına göre, bir saat gibi işlediğini” söyleyecektir. Bu görüş, ekonomide “politik ekonomi” denilen bilim dalının gelişimini sağlayacaktır.
    John Locke (Luk) (1632-1704) “Doğa yasalarına dışarıdan etki, gereksizdir. Bu insanın mutsuzluğuna neden olur. Öyle ise bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler.” diyerek sonradan ekonomik ve siyasal anlamda kabul görecek bir liberalizmin babası olmuştur.
    Aslında bütün bu düşünceler, istemler, burjuva kesiminden gelmekte idi. Ama sonuçta insanlığın ileriye dönük yaşamına, özlemlerine ve mutluluk isteklerine uygun düştüğü için, “aydınlanma felsefesini” önemli kılmış ve yüzyıllarca ayakta kalmasını sağlamıştır.
    Aydınlığın getirdiği buluş ve yenilikler, ileride sanayi devriminin yollarını açacaktır. Bununla burjuvazi ekonominin sahibi olduğu gibi, siyasetin de sahibi olmak hakkını kendinde görecektir. Süreç, daha önce tanrısal bir kavram olan iktidarın (Kral, Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesidir.) sorgulanmasını gündeme getirerek, değişmesine neden olacak. İktidar halka indirgenerek, kaynağı değiştirilmiştir: Mutlak monarşi olan krallıklar – egemenliği sınırlayan meclislerle meşruti monarşiye (Volter 1694-1778) , (Montesquieu 1689-1755) – bütün egemenliği halkın katılımıyla seçilmiş meclislere vererek (Russo 1712-1778) cumhuriyete, demokrasiye geçişi sağladı (Tartışılır). – Eğer buraya giden yollar tıkanırsa ihtilaller, darbeler devreye girecektir.
    Sanayi Devrimi,
    Aydınlanma çağının bilimsel ve teknolojik gelişmeleri, dünyayı değiştirerek insan yaşamını kolaylaştıracağı düşünülen sanayi devriminin koşullarını hazırlamıştır. Aletin yerini makinenin alması demek olan devrimi başlatan ilk etken, buhar gücünün sanayide kullanılmasıdır.
    Rönesans ve reform hareketlerinin yol açtığı özgür düşünce, bilim, sanat, felsefe ve teknik alandaki gelişmelere ortam hazırladı.
    Coğrafi keşifler sömürgeciliği başlattı. Avrupa zenginleşti, ilk bankalar kuruldu.
    Teknik gelişmeler üretim alanlarında uygulanarak, sanayi devrimi gerçekleştirildi.
    Makinelerde buhar gücünün kullanılması, kömür demir sektörünü etkileyerek deniz, demiryolu ve karayolu taşımacılığını ileri boyutlara taşıdı. (I. Sanayi devrimi).

    Kapitalizmin Yükselişi ve Sömürgecilik
    Petrol ve elektriğin enerji olarak kullanılması II. Sanayi devrimini getirdi. Bu devrim, burjuva kesimi tarafından yeni isteklere verilen bir cevap olarak görüldü. Tarımsal üretimde makineleşme köyden kente göçü, gecekondulaşmayı ve bol işgücünü getirdi. Demiryolu, 1830’dan sonra İngiltere’de sanayileşmenin itici gücü olarak dokumacılığın yerini aldı. Demiryolları Batı Avrupa’da (İng. Fr. Alm.) ve ABD’de yayılımı bir çılgınlık derecesine geldi. Bu üretim için gereken sermaye, yeni yasaların çıkarılmasıyla, çelik sanayisinin patronları tarafından, bankalar kurularak, halkın birikimlerinin bu bankalara yatırılmasıyla sağlandı.
    Çelik sanayisi, 1856’dan sonra dökme demirin çeliğe dönüştürülmesiyle çok büyük gelişim gösterdi. 1866’da petrol, içten yanmalı motorlarda yakıt olarak kullanıldı. 1869 yılından sonra elektrik akımı Belçikalı ve Fransız teknisyenler tarafından geliştirilerek sanayide kullanılan bir enerji durumuna getirildi. Buna “beyaz kömür” adını verdiler. Bu buluşlar İsveç, Norveç, İsviçre, İtalya ve Güneydoğu Fransa gibi kömürü bulunmayan dağlık ülkelerin sanayileşme kervanına katılarak, ekonomilerinin güçlenmesine olanak verdi. ABD’de petrol, ekonomik ilerlemeyi kolaylaştırdı.
    İki Dünya Savaşı
    Almanya’nın bu gelişmelere en kısa yoldan gerekli uyumu göstermesi karşısında İngiltere, sanayideki liderliğini Almanya’ya kaptırdı. Bu durum, iki ülke arasında, kıyasıya bir rekabeti tetikledi.
    Siyasal birliklerini geç tamamlayan Almanya ve İtalya (1815-1871), devletlerarası bloklaşmaya neden olarak siyasal dengeleri değiştirdi.
    Sanayi ülkeleri arasında bol, ucuz ve istikrarlı biçimde hammadde ve enerji sağlanmak için sömürülecek ülke arayışları, silahlanma yarışını hızlandırdı.
    O yüzden I. ve II. Dünya Savaşlarına “Paylaşım savaşları” denildi. İnsanlık sanayideki teknolojik gelişmelerden daha rahat, daha insanca bir yaşamla mutlu ve güzel bir dünya beklerken, kendini yıllar süren bir ateş çemberinin ortasında buldu. Bu ateş yıllarının sonunda insanoğlunun kaybı 59+66= 125 milyon can idi.
    Sonuçta Avrupa’nın aydınları, sanat, bilim ve düşünce çevreleri, derin bir karamsarlık, umutsuzluk ve kendine yabancılaşma bunalımlarına düştüler. I. Dünya Savaşı sonunda, sürrealizm, Dadaizm; II. Dünya Savaşı’nda egzistansiyalizm (var olmanın anlamsızlığı), postmodernizm gibi, bilimselliğinin yanında yıkıcılığı korkutucu bir dünyanın geleceğinden, derin kaygı duyan sanat akımları doğdu.
    Avrupa Bilimlerinin Çöküşü
    Edmund Husserl (1859-1938): 20.yüzyıl felsefeleri ve toplum bilimleri çalışmalarında önemli yeri olan düşünürlerden biridir. Temelleri Rönesans sonrası bilimsel yaklaşımlarla atılmış bilim anlayışına ve insan bilimlerine yönelttiği sıkı eleştirileriyle tanırız kendisini.
    Ona göre:
    a) Gerek doğa gerek insan bilimleri, nesnel bir bilgiye uluşmak amacındadır.
    b) Bu bilimler (doğa ve insan bilimleri), nesne ve özne ilişkisi olarak tanımlanan bilginin nesnel kısmına (maddi yönüne) ağırlık verildiği için, öznellik (insanın iç dünyası) içindeki kaynaklarının unutulmasıyla sonuçlanan bir kültür bunalımına yol açmışlardır. Bu kültüre yöneltilen eleştiriler, bilimleri toptancı bir bakışla karalamak değil; tutarlı bir değerlendirme ile doğruların yanındaki ciddi yanlışları eleştirerek, o yanlışlardan kurtulma yollarını göstermektedir.
    c) Batı bilimleri, insan yaşamındaki kökenlerinin anlamını yitirmiş oldukları için, bunalımdadırlar. Bu bilimlerin gelecekteki varlığı, fenomenolojiye (olaybilime) bağlıdır.
    d) Batılı insan, Rönesans’tan beri bilimsel bir kültürde yaşamaktadır.
    e) Bu kültür, özgür akla dayalı bir ortamda kendine yer bulmuştur. Çünkü insan dünya içindeki yerini ve kendini mutlak olarak, o kültürde tanıyabileceğini ummuş ve buna inanmıştı.
    f) Ama bu kültür, insanın kendi kendisini anlamaya hizmet etmesinden çok, dünyaya ve kendisine yabancılaşmasına yol açmıştır.
    g) I. Dünya Savaşı, yapısında ruhsal kültür, bilim ve felsefenin kesin rol oynadığı Avrupa dünyasının çöküşü olmuştu. (P. Valery 1871-1945).
    Öyleyse “Milyonlarca insanı-savaşlarda- katleden o sanayinin, o bilimin, o felsefenin, o güzel sanatların bu dünyada ne işi var? ”diye sormak gerekir. O çöküş böylece Avrupa uygarlığının ciddi bir sorgulamasını da beraberinde getirmiştir.
    Husserl’in öğrencisi Martin Heidegger (1889-1976), Avrupa’nın geleceği konusunda “İflah olmaz bir körlükle kendi kendini hançerleme durumunda olduğunu” söyler. Ancak Hitler, Musolini, Franco, Salazar’ın diktatör rejimleri, Avrupalı toplumların ürünleriydi. Heidegger de sonradan Hitler’e katılacaktır.
    P. Valery’nin I. Dünya Savaşı’nın sonuçları bakımından Avrupa’nın çöküşünü hızlandırdığı konusundaki karamsar görüşünü başkalarınınki izlemiştir.
    II. Dünya Savaşı’nın bitimini izleyen yıllar, ulus devlet sonrası olarak tanımlandı. Ama Avrupa’da bir şiddet tarihi yaşandığını da herkes biliyordu. Bunun üzerine şu soru ortaya atıldı: “Avrupa felsefesi, 20.yüzyıldaki sömürgecilik, emperyalizm, milliyetçilik, faşizm, totalitarizm, iki büyük Dünya Savaşı ve bunların yol açtığı kitle imhaları karşısında düşünce mirasını nasıl sorguladı?”
    Çekoslovakyalı bir düşünür olan Jan Patoçka (1907-1977) bu soru üzerine şunları söylüyor. “Uzun zamandır Avrupa’nın manevi haritasında büyük bir boşluk var. Bu devamlı büyüyor. O kopukluk Doğu ve Batı Avrupa arasında bir duvara dönüşüyor. Bu, değerlerinin evrenselliği iddiasındaki Avrupa düşüncesinin bizzat Avrupa’daki yıkımıdır aynı zamanda. (1939).
    Aynı yıl, “Aydınlanmacı ve akılcı Avrupa insanı, manevi ufkunu genişletmek için ve en azından kendisi gibi olmayanı anlayabilmek için, onu kendisi gibi kabul edebilmeli.” diyor ve ekliyor. “Avrupa büyük sorumluluğu bulunduğu, büyük felaketlerden sonra kendini yeniden tanımlamak ve keşfetmek istiyorsa, tüm uygarlıklardan sadece birisi olma ilkesini kabul etmelidir.” gerçeğine, dikkat çekenlerden biridir. (Batı’ya Doğru Akan Nehir. Uluslararası bir kuruluşun hazırladığı belgesel, 2011)
    Fransız düşünür J. Derrida (1930-2004), gelecekte Avrupa’nın oluşabilecek yeni kimliğini “ötekiler” bağlamında sorgularken, “Avrupa hep, Batı’nın sınırını oluşturan bir yön doğrultusunda kendini tanımladı. Artık Avrupa başka bir doğrultuya yönelmelidir. Bu yöneliş, bir kimlik oluşumunun kendisi ve öteki için, tekbenci ve yıkıcı olmayan bir yönün önkoşuludur.” yargısını ortaya koyuyor. Derrida’nın bu eleştirisinin arkasında, Husserl okumasının bulunduğunu kabul etmek gerekir.
    Husserl, yazılarının bir yerinde, Paul Valery’den uzunca söz etmek ve alıntılar yapmakla Valery’nin “Avrupa Ruhunun İflası” konusundaki görüşlerini güncelleştirmeye çalışır aslında. Şair düşünür Valery, I. Dünya Savaşı’nın yarattığı sarsıntıyla yazdığı ünlü aforizmasında “Şimdi bizler de bir uygarlık olarak ölümlü olduğumuzu biliyoruz.” itirafında bulunmuş. (Burada Mermi Uygur’un “Edmund Husserl’de Başkasının ‘Ben’ i Sorunu” adlı yapıtını anımsayalım.)
    20.yüzyıl Edebiyatına Edmund Husserl’in Etkisi
    Franz Kafka’nın (1880-1925), ‘Dava’ adlı yapıtının önsözünde, çevirmen Ahmet Cemal şunları yazmış. “Goethe’den bu yana kavramlaşan bir “dünya edebiyatı” söylemi var. 20.yüzyılda bu söylem, Kafka’nın yapıtlarıyla en gerçekçi biçimde temellerine kavuştu.”
    “Kafka gibi kalıcı yapıtlar veren yazarların ortak özelliği, çağlarına tanıklık ederken konuyu kavramlaştırmak olmuştur. Shakespeare böyledir. Bir Hamlet kavramı, bir Macbeth kavramı yaratmıştır. Onun çağdaşı Cervantes, bir “Don Kişot” kavramı yaratmıştır. Kafka da yapıtlarıyla bir “Korku Çağı” kavramının yaratıcılarındandır.”
    Camus’un “17.yüzyıl matematiğin çağıydı. 18.yüzyıl, doğa bilimlerinin, 19.yüzyıl ise biyolojinin çağıydı. Bizimki ise-20.yüzyıl- korkunun çağıdır, diyerek başladığı bir yazısında, (Combat gazetesi, 1946) “Çünkü yaşadığımız dünyada en çarpıcı nokta, çok büyük bir insan kesiminin bir geleceğinin olmayışıdır. Oysa geleceğe, olgunlaşmaya ve ilerlemeye yönelik bir umut olmadan anlamlı bir yaşamdan söz edilemez. Dünya bize uyarıları, öğütleri, dilekleri duymayan kör ve sağır güçlerce yönetiliyormuş gibi gözüküyor. Böyle bir duvarın önünde yaşamak, köpekler gibi yaşamaktan farksızdır. Kısa geçmişte (1914- 1945 arası) yaşadığımız yılların sergilediği oyun, içimizde bir şeyi yıktı. Bu şey de insanoğlunun bir başka insanla, insanlığın diliyle konuştuğu takdirde, insanca tepkiler uyandırabileceğine yönelik sonsuz güven duygusudur. İnsanlar arasında sürüp giden bu uzun diyalog, artık kesildi. Böyle bir dünyada diyalog yoluyla ikna edilemeyenlerin insanda ancak “korku” uyandırması doğaldır.” sözleriyle anlattıklarını noktalıyor.
    Camus’un bu düşüncelerine yıllar öncesinden inanmış Kafka’nın bir aydın yazar olarak “korku”, iç dünyasının ayrılmaz bir parçası ve yönelimlerinin temel taşıdır. Bütün bunları bilmeden Kafka okuyan biri, onu yeterince anlamış olabilir mi?

    (Bu bölüm bir başka okuma etkinliğinin sonunda değerlendirmeye eklenmelidir.)

    Kendine Yabancılaşan İnsan
    Halil Şahan, Yusuf Atılgan’ın köyünde öğretmenlik yaptığı yıllardan, arkadaşıdır. Atılgan’ın yeni yayınlanan mektuplarında, yazınsal kişiliği, yapıtlarının yazılış serüveni, toplumla ilişkileri ve insan kişiliği üzerine ilgi duyanlar için aydınlatıcı bilgiler var. Edmund Husserl konusunda şunları yazmış Halil Şahan:
    “Yusuf Abi’nin konuşmalarında en çok adı geçen düşünür Freud (1856-1939) idi. Ama Freud’un düşüncelerinden çok ayrıntıları kullanışından söz ederdi. Ondan birçok kez, ‘Buradaki bir ayrıntının bağlantısı ileride karşımıza çıkar.’ sözünü duydum. Ama asıl okumamı istediği Husserl idi. Sanırım onun yazdıklarında bu düşünürün etkisinin olup olmadığı araştırılmadı.”
    Yusuf Atılgan’ın bu bilim ve düşün insanlarından etkilendiği görülüyor. İlk yapıtı ‘Aylak Adam’ın roman kahramanı C’yi, insanı yabancılaştırıcı davranışlar konusunda şöyle konuşturur: “Araçları, kullanılmaları gereken amaçtan sürekli olarak değişik amaçlar için kullanmak gösteriştir. Sağlam adamın elinde çevirdiği baston gibi. İnsan başını güneşten korumak için yapılan şapkanın kadın başlarında yarım limon kadar ufalması gibi. Bir yere çabuk gidilmesi için binilmesi gereken bisiklete, şortlu bacaklarla, caddede gezinti için binmek gibi. …En yakınlarına bile siz diyenler tanırım. Üstelik onları sevdiklerini de söylerler. İnanılır mı onlara? Kibar görünme yapmacıklığı değil de nedir bu?”
    Geleneklere, alışkanlıklara, dar çevrelerin insan üzerindeki baskılarına karşı ödün vermeden direnen roman ve öykü kahramanları var Atılgan’ın. Aylak Adam’ın C’si, toplumsal bir kurum olan evliliğe karşıdır. Evliliğin haftanın belirli günlerinde et ete sürtünmekten başka neyi var? diye sorar. Ressam sevgilisiyle ileri boyutlarda bir ilişkisi vardır. Ama evlenmeye bir türlü yanaşmaz. Sürekli erteler durur. Sevişen iki kişinin kurduğu toplum, toplumsal yaratıklar olduğumuza göre, insan toplumlarının en iyisi bu daracık, sorunsuz iki kişilik toplumlar değil mi? diye düşünürken, içinde uyuklayan “Öteki”nin uyanıp sinsi sinsi güldüğü olur. Kimdir bu öteki? “Öteki”nin “ben”i (Başkası’nın Ben’i). Yeri geldiğinde kendimizi başkasının yerine koyabilmek, onun gibi düşünebilmek. Bu da Husserl’i çağrıştırmıyor mu?
    Bir öykü yarışmasında (1955) birincilik aldığı “Evdeki” adlı öyküsünde, liseyi bitirmiş, kasaba çevresinin kadın ve kızlar için dayanılmaz baskısı altında bunalımlara düşmüş bir kız tipi çizilir. O dar çevrede evli kadınlardan duyduğu hep yakınılan olumsuz koca tiplerini dinledikçe, kendisine uygun bir eş bulunmayacağı karamsarlığı içinde evlilik onun gündeminden kalkmıştır. Ancak kızını evlendirmekten başka derdi olmayan bir anne vardır. Kız, kendisine evlilik için gelecek kısmetler olduğunu duydukça, anasını tersler. “Elalem ne diyor biliyor musun? Bir eksiği var onun. Rezil ediyorsun beni ele güne.” dese de görücü karşısına çıkmamakta direnir. Ana kız iki yabancı olurlar birbirlerine.
    Roman ve öykü kişilerinde psikolojik yabancılaşma olduğu, yazarın kendi açıklamasıdır. Anayurt Oteli’nin kâtibi Zebercet, bunun tipik örneğidir. Yazar, “Zebercet benim. Onu ölümle yaşam arasındaki sınırı aştığım bir zamanda yazdım.” diyor ve ekliyor, “O kitapta ben sevgiyi anlattım; ama sevgi sözcüğünü hiç kullanmadım.” O sevgi Zebercet’ in gecikmeli Ankara treniyle gelen esmer kadına olan sevgisidir. Ancak otelde bir gece kalan bu kadının gelişiyle Zebercet’in tekdüze yaşamında kısa süreli bir değişiklik görünür. Ancak kadını bir daha göremeyince, derin bir yalnızlık içinde bulur kendini. İletişimsizliğin insan ruhunda uyandırdığı kötü duygularla başa çıkamaz. Huzurunu yaşadığı günde bulamayan adama, artık kurtuluş yoktur. Bu huzursuzluk onu öylesine sarmıştır ki yeryüzünde canlı kalmanın bir bakıma suç işlemeden olamayacağını bilmeyen, kendilerini suçsuz sanan insanlardan çekinir, utanır. Ne ölü ne sağdır. Bu ruh haliyle oteldeki ortalıkçı kadını boğarak öldürür. Sonra bir ceza davasının oturumlarını izlediği günlerin birinde, otel odasında kendini asar.
    Burada roman kahramanının ruhsal dünyasıyla ilgili ayrıntılar, Freud’un ayrıntıları veriş tekniğini anımsatıyor. Zebercet gibi diğer roman kahramanlarındaki yalnızlık, güvensizlik, kendine yabancılaşmışlık özelliklerinde Husserl etkisinden söz etmek mümkündür. Ama sözünü ettiğimiz Husserl etkisi yalnız bu değil.
    Halil Şahan’ın Anayurt Oteli’nin yazılış serüveniyle ilgili olarak anlattıkları ilginç. Yusuf Atılgan bu romanın konusunu, Ula’daki bir cinayet davasının duruşma tutanaklarından almıştır. Yazarın, bir gün köy kahvesinin bahçesinde otururlarken, yolda baston yutmuş gibi dik yürüyerek geçen adamın, kız kardeşini öldürdüğünü söylemesi, Zebercet ’in, yapıtın sonuna doğru otel hizmetçisi kadını, girdiği cinsel ilişkinin sonunda boğarak öldürmesi, köy halkından Ahmet Kuruca’nın “kız oğlan kız” karısını gerdek gecesinde öldürmesinin sürdüğü cinayet davasına seyirci olarak gidişi ve sonunda otelde intihar edişi, roman kahramanı Zebercet’in içinde bulunduğu ruhsal çarpıklığın ilginç ayrıntılarıdır.
    Halil bunları, yazarın nesnel, yansız, gerçeklere uygunluğu yakalamaya, anlatılan olay ve kişilerin nesnelliği kadar doğruluğuna da verdiği öneme bağlıyor. Ancak o denli etkileyici, pek sıradışı bir psikolojik insan gerçeğinin döne döne yinelenerek anlatılması, insanoğlunun karmaşık bilinçaltı dünyasında, acaba bir başka gerçeğin varlığından mı söz ediliyor, kuşkusunu düşürüyor insanın aklına.
    Kaynakça:
    Yusuf Atılgan, Bütün eserleri, Yapı Kredi Yayınları, son baskılar, İST.
    Yusuf Atılgan, “Sevgili Halil Kardeş- Köye Mektuplar” Edebi Şeyler yayını, 2013, İst.
    Kasım Küçükalp, “Husserl” Say Yayınları, 2010, İst.
    Mermi Uygur, “Edmund Husserl’de Başkasının Ben’i Sorunu” YKY’de 2007 İst.
    Mehmet Aydın, “Kayıp Zamanın İzinde- Ahmet Hamdi Tanpınar” Doğubatı Yay. 2013, İst.
    Orhan Hançerlioğlu, “Felsefe Sözlüğü” Remzi Kitabevi, İst.1989
    Franz Kafka, “Dava” Can Yayınları, 2008, İst.

Bir Yorum Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s