Ekin Yazın Dostları

Kitap Okurlarının Buluşma Noktası

Ankara Düşerken (Tekin Sönmez)

Posted by Aydın Ergil 13 Aralık 2013

ANKARA

Şubat 2014 İstanbul 1. Grup

Ankara Düşerken Erzurum ve Bardezbaldooruk Ailesi

Ankara Düşerken Erzurum ve Bardezbaldooruk Ailesi, hayali bir roman fakat söz sanatları açısından gerçek bir edebiyat ürünü. Göktürkler, Hazar İmparatorluğu’ndan gelerek Ankara’nın kuruluşuna ve düşüşüne katılmış, yüz yıl önceki arıcı büyük ailenin Ankara gibi yükselişi ve düşüşü. Modern bir Türkçe ile yazılmış bir roman klasiği…

Arka kapak yazları:
Semih Gümüş: Romanı iki düzeyde birden alıyordu Tekin Sönmez. Hem varoluştan bireylik sorunlarına, Doğu felsefesinden yüksek düzeyde arınma biçimlerine ve alışılmamış dünyalara uzanan düşünsel derinliği, hem de bu düzeyde okunabilme olanağı sunmayı amaçladığı için hikâyeye verdiği önem, bir bütüncü roman anlayışı koyuyordu ortaya.

Veysel Batmaz: Tekin Sönmez, Türk Edebiyatında demiri döve döve biçimini değiştiren, toplumsal ilerlemenin türsel kökenlerini Anadoluda, Hindistanda, Güney amerikada.. bu arayışların hepsinde aynılaşmış, insanlararası gizemsi büyüyü ortaya çıkarmaya çalışan lirik ve romantik bir öncüdür.

Feridun Andaç: Yazmak için yaşayan biri olduğunu kanıtlayan söz ustasıdır o. Söylence Berlinden, Kars Platosu Öykülerinde gözlediğiniz bu iki yapıtıyla bile var olabilmeyi , çağının çağdaşı sese erişmeyi başaran bir anlatıcıyla yüzleşmek…Tekin Sönmez zamanımızın burcunda bir yazardır.

Hikmet Altınkaynak: Tekin Sönmez’i kısa yazılarla anlatmak çok zordur. Çünkü o gezileriyle, yaşadıklarıyla, ödülleriyle, yazdıklarıyla yazı dünyasını zenginleştiren, üzerine kitaplar yazılabilecek bir usta yazardır.

Reklamlar

3 Yanıt to “Ankara Düşerken (Tekin Sönmez)”

  1. “Ankara Düşerken Erzurum ve Bardezbaldooruk Ailesi”
    Tekin Sönmez’in Romanı (2012)

    1. Bölüm Üzerine Notlar
    İçerik
    İlk bölüm, romanda bolca sözü edilecek olan Bardezbaldooruk ailesinin ağabey Cevval Bey’i ve onun ailesiyle ilgili beklentilerini, yeğenleriyle yazışmalarını işliyor, yeğen Arın ile Ankara’da Gar Lokantası’ndaki söyleşiyle sona eriyor. Cevval Bey yeğenlerinin hep sarışın olmalarını dilemiş, bu amacına hiçbir zaman erişememiş. Çocuksuz, yeğenlerinden başka kalıtçısı olmayan bir yaşlı aydın. Kardeşleriyle ve yeğenleriyle yazışmalarında ise duygularını açıkça belirtmeye değer bulmuyor. Öte yandan doğu felsefeleriyle yakından ilgili, bir yandan da batılı devrimcileri örnek alarak kendilerini ateist ilan edenlerin de içten olmadıklarını düşünüyor. Genlerine değin dinsel imgelerle büyümüş birinin ne denli ateist olduğunu söylese de ateist olamayacağını savunuyor. Osmanlı devletiyle hep savaş içinde olan Rus Çarına sempati duyan, daha sonra gelen ve hiçbir savaş yaşanmayan yönetime ateş püskürenlerin düştükleri çelişkiyi sorguluyor. Tekin Sönmez, yılların birikimi ile bir aydın olan Cevval Bey karakterini yaratmış. Yazarların kahramanları kendi ekinsel birikimleriyle sınırlıdır, arkasında Tekin Sönmez olan Cevval bey de bu yüzden yazarın büyük birikiminin ürünü. Romanda sıkça adının geçeceğini sandığım Cevval Bey’i tanıtması açısından bu ilk bölüm büyük önem taşıyor.
    Yazım Tekniği
    Bu bölümde yer alan eleştiri ve görüşlerim nesnel değil öznel nitelik taşımaktadır, bir başka deyişle eleştirilen konunun doğru ya da yanlış olduğu anlamına gelmez. Tekin Sönmez Türkçe’yi çok iyi bilmekte ve kullanmaktadır, yeni sözcükler her zaman yabancı kökenli eski sözcüklere yeğlenmiş, yalnızca, kullanılan dil bile övülmeye değer. Tümceler hep dolu dolu, kolay okunup kolay anlaşılıyor (yazara ilettiğim istisnalar dışında). Doğu felsefesinin yer aldığı bölümdeki kavramlar da benim gibi bir okur için fazla bir anlam taşımıyor, keşke açıklamaları olsaymış.

    Her yazar, yazı malzemesi olan sözcükleri ve işaretleri dilediği gibi kullanabilir. Tekin Sönmez bizim pek alışık olmadığımız işaretleri kullanmış romanında. Örneğin bölü (/) işareti ile yanyana iki nokta (..) kitapta sıkça kullanılan işaretler. Sıradışı bir kullanım durumunda yazarın bunların anlamını açıklamasında yarar var. Öte yandan bazı özel isimlerin özellikle küçük harfle başlatıldığını anladım bunun da nedeni sıradan bir okur tarafından anlaşılmıyor.
    2. Bölüm Üzerine Notlar
    İçerik
    İkinci bölümde Cevval bey yine ön planda. Bir ara canı gibi sevdiği ablasıyla söyleşiyor, ilk söyleşisinden yirmi yıl sonra yeğeni Arın ile buluşuyor, hele ninesi, yaşamında en çok yer tutanlardan biri. Ailenin diğer fertleri de bazen olaylara karışıyorlar. Nevin Hanım ise eşi, onunla trende sıcak saatler geçiyor. Abla bazen Ankara ile özdeş, ablayı nasıl bir geri kafalıya kaptırdıysa, Ankara’yı da öyle yitirmiş gibi sayıyor kendini. Nine ile Kuantum fiziği arasında büyük bir benzerlik var, bunun en büyük kanıtı, ninenin torunu Cevval’e verdiği şu öğüt: “Oku ki. Dövlet olasın, dövlet olun ki dövlet gibi olak”. Sesi bazen ağıtlara benzeyen bazen de pistonlarıyla yeri göğü inleten marşandiz treni ya da Doğu Ekspresi romanın her yerinde anılıyor. Hayatın yaşama değerinin farkındalığında emek istediği ise romanın her bölümünde anımsanıyor. Doğu felsefeleri yine zaman zaman anılıyor. Cevval beyin batıni kişiliği de arada bir ortaya çıkarak irdelemeler yapıyor.
    3. Bölüm Üzerine Notlar
    İçerik
    Üçüncü bölümde Cevval bey doğduğu topraklardadır. Bardezbaldooruk ailesinin tüm fertleri söyleşilerde yer alır. Trenler yine arka planda öykülere göre düdük çalar, onların piston sesleri duyulur. Öyküye diğer akrabalar da katılır. Seyyah kılıklı bir adam olarak (belki de) yazar da öyküde yer almaktadır. Bu bölümde defalarca anılan bir de senaryo vardır. Bu senaryoda 16 yaşındaki Alim 12 yaşındaki Selim’in (bazı bölümlerde Salim diye geçiyor) başını boğarcasına çayın suyuna sokar, peki Selim bu durumda ne yapacaktır? Bu oyun gerçek bir ölüm kalım savaşına dönüşür. Ağabey Cevval Bey de başka bir kardeşiyle bu boğma sahnesini izlemiştir ve bir müdahelede bulunmamıştır. Cevval Bey yıllar sonra bunun hesaplaşmasını yapmaktadır. Bu belgesel sahneleri Brecht’in tiyatrosuyla ilişkilendirilir. Brecht sanki sanal olarak hep oradadır, bu izleyicisiz belgeseli izlemektedir. Bir belgesel de televizyonda izlenir. Tüm Bardız’lılar birbirini arayarak belgeselle ilgili görüşlerini ve dayanışma arzularını dile getirirler.
    4. Bölüm Üzerine Notlar
    İçerik
    Dördüncü bölümde Cevval bey yine hep ön plandadır. Yarı şaman nine anımsanmayı sürdürmektedir, onun “Oku ki dövlet olasın, dövlet ol ki dövlet olak” sözü Cevval beyin aklından hiç çıkmamaktadır. Bardezbaldooruk ailesinin fertleri bu kez daha fazla işin içindedirler. Trenler yine arka fonda yer alırlar. Roman yazarı bu kez ailenin zeka fışkıran bireyi olarak öyküde yer alır. Cevval Bey kırktan fazla kitap yazmış, fakat kendi romanını yazamamıştır. Cevval beyin yaşamöyküsünü yazabilecek tek kişi roman yazarıdır. Ankara’nın düşüşü, düşmanın eline geçişi olarak değil yerine tam oturmayan kumdan bir kalenin erimesiyle betimlenmektedir. Ankara ve Baldız Kaleleri’nin karşılaşırılması belki de Türkiye’nin gelişimine ışık tutabilecektir. Romanda, yazıldığı dönemin olayları anılarak romandaki öyküyle koşutluğu dile getirilmektedir. Bardezbaldooruk ailesinin hurilerinin yok oluşu bu koşutluklardan biridir. Üniformalarını çıkararak tutukevlerine sokulan generaller de romanda anılmaktadır. Yine aynı bölümde “dört + dört + dört” de söz konusu olmaktadır. Doğu felsefesi kısa da olsa Cevval Beyin iki zıt karakterinin birlikte oluşunun açıklanmasında ortaya çıkmaktadır.Daha doğuda bulunan Kars’ın batıyı, ona göre daha batıda bulunan Erzurum’un doğuyu simgeledikleri paradoksuna dikkat çekilmektedir. Sarı renkli bir arının sokmasıyla Cevval Bey düşmektedir, acaba düşen Cevval Bey midir yoksa Ankara mı?

    Bu bölümde anılan kişiler: Enver Paşa, Puşkin, Mozart, Yunus Emre, Brecht, Karagöz, Köroğlu, Salvador Dali, James Joyce, Dostoyevski, Guevara, Mao, Ho Şi Minh, Shakespeare, Goethe, Budha.
    5. Sonuç

    Yazarla yazışmamda, yazar, kitabı şöyle tanımlıyor: “Ankara Düşerken Erzurum ve Bardez Baldooruk Ailesi’ demode olmuş, kırk elli yıl öncesinden bile kimi yazarlar tarafından posası çıkarılmış (ne marksist ne de kemalist ) siyasal terminolojiye başvurmadan, o çöküşü, Ankara’nın çöküşünü; genç bir ağacın içine giren kurtçukları yetmiş yıl ileriye giderek gösterme ereği ile yazılmış bir anlatıdır.”

    Ben usta yazar Tekin Sönmez’in “Ankara Düşerken Erzurum ve Bardezbaldooruk Ailesi” romanını büyük bir keyifle okudum. Ankara bir simge, buradaki düşme de giderek gücünü yitirme anlamında kullanılmış olmalı. Bardezbaldooruk Ailesi Nine’nin kaynağı olduğu gücünü yitirirken Ankara da gücünü yitiriyor. Cevval Bey ailede sevilen sayılan bir imge, sarı bir arı onu düşürüveriyor. Roman bu yolda gelişirken onca değerli düşünür, oyun yazarı anılmış, doğu felsefesine göndermeler yapılmış. Brecht, çayda boğma sahnesinde hep kenardan oyunu izlemiş, Mozart piyanoyu çalmış, Goethe’nin Dr. Faust ile Mefisto’su hep oralardaymış. Cevval beyin ikili kişiliği hem çatışma içinde hem de aynı bütünde var olmuşlar. Tüm bunları düşündüğümde bu öykü galiba Cumhuriyet’imizin öyküsü diyesim geliyor.

    Aydın Ergil
    1 Mart 2014

  2. Sayın Tekin Sönmez’den gelen ve okurların “keşif masasına” sunulması istenen deneme aşağıda. (A. Ergil)

    Deneme / Tekin Sönmez
    Dil, olay, anı, kişi, yazar, yaşam, yapıt ve referanslar…
    Bir yazınsal metnin okunuşu ve ölçütler…
    Ya da…
    Bir yazınsal metnin okunuşunda ölçütler var mı?

    Bir yazınsal metnin okunuşunu yönlendirici olan algının oluşup şekillenmesinde, yeni bir referans gibi ortaya çıkmasında, temel alınan referanslara değintiler…

    Giriş:

    Herhangi bir yazınsal metnin hangi felsefi referanslarla okunacağını, bu yöntemin ne oranda kullanıldığını Türkiye’deki okur bir algı olarak kavramaya hazır mı?
    Felsefi referans (ki, felsefi referans ikisi sözcük de yabancı kökenli) betimi abartılı olabilir. Algı olarak, ortalama okur ve seçtiği referans betimini de kullanabiliriz.
    Algı; görme, işitme, özümseme, eskilerin ‘idrak’ dedikleri şeydir, daha da fazlasıdır deniliyor. Veriler/bilgiler, okur, yazar ve (ayrıntı çokgeni içinde) algı dörtgenine bakalım.
    İster tematik açıdan olsun, ister kullanılan söz dağarı olsun, algı sarmalı için, herhangi bir (güzel yazın) edebiyat metnini, algı dili Türkçe olan okur nasıl okuyacak? Bunu, yakın alanlarla kitleselleşen (ortalama) genel okuma metinlerine bakarak sorabiliriz.

    Bir:

    Dede Korkut masalları, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, İstanbul ve Pera’yı 25 yüzyıl öteden getirip algı odağına yerleştirmeyi deneyen “Pera da İstanbul” (1) gibi kitaplar hangi referanslarla okunduğunda okurunu aldatmaz? Örneğin “Deli Dumrul” ruhani referansla mı, sekuler referansla mı, şamanist referansla mı okuru en sadık yoldan metne ulaştırır?
    ‘Deli Dumrul.. zındık diye adlandırılan bir tengrici, bu adamın meselesi su değil, öteki dinlere dönen tengricilere meydan okuyor..’ (2) diye şamanik referans da var bu konuda.
    T. S. Eliot, bir denemesinde; ‘çoban şiiriyle İsa’yı kastettiğine inanmamakla birlikte, Vergilius’ta bazı Hıristiyan motiflerinin’ bulunduğunu ileri sürdü.
    ‘Tanrıların yeryüzüne armağan edeceği bir çocukla demir soyun sona ereceği, altın soyun dünyaya egemen olacağı; bolluk ve bereket yağacağı,’ kimi farklı okumalar nedeniyle Çoban Şiirleri IV’te Vergilius’ün bunları ileri sürdüğü söylendi. (3)
    İlahi Komedya; Cehennem, Araf, Cennet ve Vergilius, Çoban Şiirleri ruhani referansla mı, sekuler referansla mı yoksa paganik referansla mı okunacak?
    Örneğin ‘Pera da İstanbul’ adlı denemelerde Tekin Sönmez, ne tür referanslar örgüsü ile okuma kulvarları sunmaktadır ve bu referanslar arası labirentler seçeneği var mıdır?
    Pera da İstanbul, ‘Vergilius’un Çoban Şiirleri paganik okunma önermesi yüklenir, Dante ve Vigilius karşıtlar birliği içindedir. Dante, ruhani referans örgüsüne yakındır.’ (1)
    Bu algı metaforları ‘Pera da İstanbul’ da, üstelik nükte ve ince ironi ile yüklüdürler.

    İki:

    Bu açıdan bakılabilir mi roman, deneme, masal, öykü gibi yazınsal metinlere?
    Yazar başka yapıtları referans gösterebilir fakat bunları ironik dille, nükte sarmalında verirse ne tür bir okuma metni oluşturur?
    Bir yazınsal metnin okunuşunu yönlendirici olan, algının oluşup şekillenmesinde, yeni bir referans gibi ortaya çıkmasında temel alınan referanslar var mıdır, yok mudur?
    Değinelim! Bir gezi yazısı ile yola çıkalım. Gidilen için verilen nesnel bilgi, okur için bir ön algı kulvarı oluşturacağından, okur için gelecekte de referans işlevi görecektir.
    Böylece referans verilen şeyin öteki bireyde sürekliliği de vardır.
    İşte bir gezi ve bir olay, bir anı.. dayandırılan bilgi ve Finlandiya.
    Serdar Turgut diyor ki; ‘Dışişleri Bakanı’nı izlemek üzere bu gece Finlandiya’ya uçacağımı öğrendiğimden bu yana devrimi başlatan Lenin’in bir trenle Finlandiya’dan St. Petersburg’daki istasyona gidişini hatırladım. /./ 293 numaralı tren vagonuyla işçi kılığında Rusya’ya geçen Lenin’in hikayesi.’
    Turgut diyor ki: ‘Benim aklıma Finlandiya denilince sadece Rusya’daki Finlandiya İstasyonu geliyor.’ Bu anlatılı olaya, süreklilik bağlamında oluşan duruma, çağrışım diye bakarsak, nasıl bir algıdan söz edeceğiz?
    Serdar Turgut şu tümceyi kuruyor. ‘Sovyetler Birliği eski gücündeyken sınırı geçip Finlandiya’yı tümden işgali 30-40 saniye sürebilirdi tabii ki. Bunu neden yapmadıklarını sorarsanız; büyük ihtimalle Lenin’in Rusya’ya seyahatinin başladığı ülkeye dokunmamak istemişlerdir diyorum ben.’ (4) Turgut’un verdiği referans, ‘büyük ihtimalle’ ve ‘..diyorum ben,’ kişisel ya da ansiklopedik algı göndermesi değilse, bir ironi midir?

    Üç:

    Yazar hangi referans refleksi üzerine ne tür bir anlatı köprüsü kuracak, algı kulvarına ne tür renkle uyarıcı işaret koyacak, bununla birlikte erken/uyarı sınırlarını görmeyen algı (okur) tökezlenip yere düşerse, faturası, verilen referanslara çıkarılabilir mi?
    Bisikletle yarış kulvarındasınız.. salt köprü değil yol boyu renkli izlekler çizilmiştir.
    Yazar, yaşam, yapıt, olay, anı, kişi.. ve referanslar.. söz nüansı renkler.. sözcükler arası geçişken (salt ses değil anlam geçişkenliği) tınılar, (bakın renk tanımı kullandım).
    ‘Vakit’ten Abdurrahman Dilipak’ın gazoz savunmasında son perde, kendilerini eleştiren medyayı ‘Lolitacı’ ilan ederek, çocuk istismarına kılıf bulmak, Ertuğrul Özkök’ün Lolita /./ yazısını referans yapan’ Dilipak’a, Mehveş Evin soruyor. (5)
    Burada referansın referansı var mı yok mu? Nükte, söz nüansı renkler ne kıvamdadır ve okuru nereye çeker, hangi algı platformu oluşur okuyanda?
    Biri Dilipak, öteki Özkök.. Mehveş Evin alınan bu referanslarla bir kulvar daha açar.
    Üçüncüsü ise Mehveş Evin’in sunduğu kulvar olur.
    Algı (okur) yazarla birlikte bu üç kulvarda (referansın referansı) aynı anı koşar. Fakat Evin döşemektedir algıya giden algı kulvarının taşlarını bu kez. Özkök ve Dilipak değil…
    Şöyle ki algı kulvarının taşlarını Dante ve Virgilius referans olduğu halde, onlar değil, onlarla yola çıkan Sönmez döşemektedir algı kulvarının taşlarını, denemeler toplamı olan ‘Pera da İstanbul’ adlı yapıtında.
    293 numaralı tren vagonuyla işçi kılığında Lenin’in Rusya’ya geçişi değil, Finlandiya konusunda örtük ironik dille Turgut döşemektedir okura giden algı yolunun taşlarını.
    Algının anormal insandaki işleyişinden söz etmiyorum burada.

    Dört:

    Burada öne çıkan iki referansın açtığı algı kulvarını normal gözleyen bir okur, Evin’in açtığı üçüncü algı kulvarı ile bir anda (hedefi algı olan) yarış alanından sapan çok daha sert, apayrı bir yola girebilir de. Bu nedenle algı işleyişi normal okurdan söz ediyorum.
    Algı kulvarını normal izleyen ve referansları gözleyen okur, nasıl olur da algı yarışı alanından sapan apayrı bir yola girebilir? Bakın nasıl olur!
    Dilipak, Ertuğrul Özkök’ü referans yaparak koşu kulvarının taşlarını döşer ve “Lolita” yazısı ile sahne alan konu, Özkök’ü de “Lolita”yı da aşar, kitleselleşir.
    Dilipak’ın elinde ateşli bir silaha dönüşür ve geri döner kendisini de vurur bu silah.
    Toplumsal bir kesimin algı kulvarı deşifre edilecekmiş gibi bir yolun taşlarını döşer Dilipak, ve sekuler ‘yaşam tarzı’ ile Lolitacı eğilimlerin olageldiği izlenimi okur algısına kayıt düşer. Fakat aslında ruhani yaşam tarzı gustosu önermesini öne alarak genel okur algısına seslenir Dilipak.

    Beş:

    Bu çakıştırmalı algı, Rıza Zelyut referansı ile gerisin geri Dilipak’a döner ve Dilipak’ı kendi kurşunuyla vurur.
    O okur; normal algı işleyişi olan bir okur (tek tek hangi referans ya da bu referansların tümü) kendisi için yürüyeceği yolun taşlarını, bellek dağarında nasıl örer, buradaki soru budur.
    Genel algı (ortalama algı) böyle böyle oluşur ve çapraz okumalarda (hızlı bisiklet süren insan gibi) okur, önünündeki mayın tarlası gibi döşenmiş gizli ve örtük çizgileri değil de, kocaman dağ gibi tümülüsleri de göremez. Bir de hızlı sürüyorsa, o metnin içinde örtük başka bir metin varsa!
    Tıpkı bisiklet parkurunda gidilecek yol çizgisinin silinmesine benzer bir durum olur.
    Bir referans, kullanan kişiye göre olumlu olduğu halde, olumsuz gönderme algısı da yapar vardığı yerde. Bu sonuçla, gidilecek yolun dışında kulvar dışı bir mecraya itebilir mi okuru?
    Olumsuz bir referansı olumlama, olumlu bir referansı olumsuzlama da vardır yazınsal metnin gizinde. Bakın nasıl okur!

    Altı:

    Yankı Yazgan teyzesini referans gösterir; ‘90’larına yaklaşan teyzem, ülkemizde son dönemde baskıcı eğilimleri artırıcı uygulamalara AB cihetinden gelen olumlayıcı yaklaşımdan duyduğu şaşkınlığı ‘bu ecnebiler de şaşırdı iyice’ diyerek belirtir.
    ‘Kendisi, (ölen diğer teyzem ve halam gibi) Batılılaşmacı kültürü içten benimsemiş Nişancalı bir cumhuriyet öğretmenidir,’ (6) diyerek üstelik bir de tanıtım yapar.
    AB’den gelen laisizm/sekular idelerle yetişmiş ‘Nişancalı cumhuriyet öğretmeni’, ‘ecnebiler de şaşırdı’ derken, ‘..cinsel tacizle laikçilerin ‘yaşam tarzı’ nasıl oluyor da aynı kefeye konuyor,’ diye Mehveş Evin de bunu sorar. (5)
    Bu kez Rıza Zelyut bir referans verir. ‘Çocuk yaştaki kızları nişanlamak ve onlarla evlenmek, Arap geleneğidir. Bunun en açık örneğini Peygamber’in eşi Ayşe’nin hayat hikayesinde bulmaktayız. Bütün kaynaklarda bilgilerin özeti şudur: Ebu Bekir’in kızı Ayşe 6-7 yaşında iken Hz. Muhammet ile nişanlandı ve 9-10 yaşlarında da evlendiler.’ (7)

    Yedi:

    Üst üste gelen iki referans:
    ‘Lolita’cılık ile ‘Çocuk yaştakilerle evlenmek Arap işidir’ başlıklı yazılarda kulanılan referanslar algı kulvarında koşan okur için nedir, ne değildir?
    Bu referansları çapraz okuyan biri, Araplarla, ‘laikçilerin yaşam tarzını’ algı dağarına ne tür bir referansa davetiye çıkararak çakıştırır?
    Çıkış farklı olsa bile, sonuç örtüşmesi okur için bir kara/delik olabilir. Yazıyı besleyen referans refleksi kontrolden çıkar ve okuru algı imgesi dalgalarında şaşkınlığa uğratır.
    Algı imgesi dalgaları, algı alanı oluşturma gayreti, deyip geçmeyin! İşlek, sapmalara her an açık kıvrak bir zihinle, okyanus dalgalarına dönüşen algı imgesi dalgaları, alta alır sürükler okuru.
    Böylece Dede Korkut masalları, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, İlahi Komedya, Don Kişot gibi kitaplar hangi referanslarla okunacaktır sorusu da güncelleşir.

    Sekiz:

    İronik betimlemeli referans, tıpkı beyaz yalanlar gibi okurunu aldatabilir mi?
    Böyle bir açıdan bakılabilir roman, deneme, masal, öykü gibi yazınsal metinlere.
    ‘Kara Kitap’, ‘Benim Adım Kırmızı’ ruhani referansla mı, osmanlıcı referansla mı, sekuler referansla içsel mi dışsal mı, çaprazlama algı ya da öykünmeli bir algı ortamında mı okunmalı?
    Başa dönersek ‘Deli Dumrul’ ruhani referansla mı, sekuler referansla mı okuru bu metne en sadık yoldan ulaştırır, ya da her ikisi de olabilir mi, derken, bir haber çıkageldi.
    Şebnem Hoşgör’ün; ‘Kentte yaşamak istiyorsan ‘Deli Dumrul’u göreceksin,’ (8) başlıklı haberini, Şükrü Kızılot: ‘AKP hakkındaki kapatma davasının ardından yerel seçimlerin öne çekilip çekilmeyeceği tartışma konusu olurken, hükümet belediyelerin gelirlerini yüzde 30 artırmaya yönelik ‘Deli Dumrul yasası’ olarak bilinen düzenlemenin yasalaşması için start verdi’ sözleriyle, Hürriyet’te Şükrü Kızılot referansı yineleniyor. (9)
    Burada referansın aynen (referans olarak) kullanıldığını görüyoruz. Azrail karşısında din döneği olduğu söylenen Deli Dumrul öykülenmesi ile algı kulvarı, okuru nereye çeker?

    Dokuz:

    ‘Ecnebi’ tanımını referans yapan Tanpınar; ‘Bir gün Beyoğlu’nu ve orada yaşayan hayatı da ecnebi bir romancıdan öğreneceğiz,’ diyor.
    Oysa: ‘Beyoğlu’nu ecnebi bir romancıdan öğreneceğiz,’diyen Tanpınar’a karşın, ‘Pera da İstanbul’ adlı, yazarı ‘ecnebi’ olmayan ve fakat ‘ecnebi’ dillerin de bulunduğu bir ortamda, evrensel Türkçe ile yazılmış bir yapıtı, Tekin Sönmez adlı yazardan okuyoruz.
    Dahası Yazgan’a referans olan teyze; ‘bu ecnebiler de şaşırdı iyice’ der ve bu referans refleksi ile Yazgan, okura varır. Tanpınar mı, Yazgan’a referans olan teyze mi, yoksa teyzeyi referans yapan Yazgan mı tek tek her biri, ya da tümü birden doğru bir algı peşindedirler, merak etmeğe değmez mi?
    Burada algı ortamı oluşturabilir referansın(ların), gidip örtüşeceği yöne bakıyoruz.
    ‘Hep batıya doğru genişlemiş bir devletin yerine kurulmuş cumhuriyetin ilk kuşak öğretmenlerinden olan teyzemin, ‘Ecnebi’ dediğinde kastettiği yabancı, sadece ve sadece Batılı’dır,’ betimi dolaylı referansla refleks yapsa da Yazgan, söyleyeceklerini söylemez, teyzesini konuşturur.
    Yazar, bilgilere kendi yorumunu katar da, katmaz da, katmış gibi yapar, fakat katmaz da; nükteli üslupla okura seçenekli bir yol gibi sunmuş yapar ve kendisi için ise o sırada ikilikli referans hazırlar ve bunu ironik bir dil ile örter. Örter! Evet öre öre örter!

    On:

    Her iki toplumsal kesimde, paralel düz iki kulvarda her iki okura seslenmeyi; onların ortak algı odağına referans refleksleriyle iz bırakmayı uman yazar, iki arada bir derede kalırsa ve her iki tarafta da etki yaratamazsa ya da yaranamazsa ne yapar?
    Algının normal insani işleyişi daha fazlasıyla tümden algı işleyişi ortaya çıkar burada.
    Algı görme, işitme, özümseme, eskilerin ‘idrak’ ya da bilinç dedikleri şeydir derken, yazarın gönlüne uygun kullanacağı yaşam referanslarından söz etmiyorum.
    Ankara Düşerken Erzurum ve Bardezbaldooruk Ailesi’nde olduğu gibi tarım toplumu bireyi ile modern kent toplumu bireyi arasında çakışan kulvarlarda, örtüşen algı için bir seçme mi, yoksa ayrışan bir algı için seçms mi yapılmaktadır?
    Şöyle ki algı kulvarının taşlarını referans olan Brecht ve Geothe mi, yoksa onlarla yola çıkan Tekin Sönmez mi döşemektedir Ankara Düşerken Erzurum ve Bardezbaldooruk Ailesi’nde?

    Sonuç

    Yineliyorum, herhangi bir yazınsal metnin hangi felsefi referanslarla okunacağını, bu yöntemin ne oranda kullanıldığını Türkiye’deki titiz okur bir algı olarak kavramaya hazır mı?

    Güncelleme: 26 Şubat 2014, Tekin Sönmez

    1)Tekin Sönmez, “Pera da İstanbul” denemeler 3. Basım NİS Media Yayınları 2008
    2)Tekin Sönmez, Kars Platosu Öyküleri, 3. Basım NİS Media Yayınları 2008
    3)Osman Türkay, Çağlar Boyu Tartışılan Şiir, Varlık, 1 Haz. 1964 s. 623, s.6
    4)Serdar Turgut, ‘To the Finland Station,’, 11 mayıs 2008 Akşam
    5) Mehveş Evin, ‘Vakit Gazozları’, 11 mayıs 2008 Akşam
    6)Yankı Yazgan, “Ecnebiler de şaşırdı” 12 mayıs 2008 Akşam
    7)Rıza Zelyut, ‘Çocuk yaştakilerle evlenmek Arap işidir’, 11 mayıs 20008, Akşam
    8)Şebnem Hoşgör, 12 mayıs 2008 Vatan
    9)Şükrü Kızılot, Hürriyet 12 mayıs 2008
    10)Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, YKY 1999

  3. Aydınlık Gazetesi yazarı Hayati Asılyazıcı’nın Tekin Sönmez ve kitabı konusunda 16 Aralık 2012’de yayımlanan makalesi:

    Ankara düşerken kendiyle yüzleşen Cumhuriyet aydını

    Türkiye’nin yetiştirdiği önemli yazarlarımızdan Tekin Sönmez’in beşinci romanı yayımlandı: “Ankara Düşerken Erzurum ve Bardezbaldooruk Ailesi” Bu roman, bu başlıkla Thomas Mann’ın “Buddenbrook Ailesi” adlı romanını anımsatıyor. Fakat olaylar ve kişiler yüzde yüz farklı anlatım teknikleriyle kurgulanmışlar. Sönmez önceki romanlarını Almanya, Hindistan, İsveç gibi coğrafyalardan Anadolu’ya bakarak yazmıştı. Bu kez Ankara, Erzurum, Kars, Sarıkamış gibi bir coğrafya üzerinde kurulmuş roman örgüsü ile karşı karşıyayız.

    Ankara, 1940’lı yıllarıyla, hatta daha ötelerden bir motif olarak öne çıkıyor. Erzurum, Kars ve Sarıkamış ise ilk başta 1915 ya da daha sonraki tarih konulu bir izlenim veriyor. Fakat romana girdiğimizde bu tür bir tarih çizgisi göremiyoruz. Hatta tarih olabilir bazı olaylar, ustalıklı bir roman tekniği ile ve sisli bir şekilde ve çok kısa birer ara hikaye, birer fragman gibi veriliyor. Anlatıya konu olan yer ve temel kişiler, çok ilginçtir, 1917 Bolşevik Devrimi’ne kadar, Çarlık Rusyası topraklarıdır. Cevval Bey ise müslüman bir aileye sahiptir. Bu romanda asıl sorun nedir?

    Romanın başkişisi Cevval Bey 1930’lu yıllarda Sarıkamış Ortaokulu, Kars Lisesi günlerini kendi bireylik penceresinden gösteriyor. Bu gösterimde, roman yazarı araya girmeden, Cevval Bey’i okuruyla başbaşa bırakma başarısını sağlamış. Cevval Bey, roman boyunca Osmanlı Türkçesi ile değil modern bir Türkçe ile düşünüyor. Tekin Sönmez’in bir söyleşide altını çizdiği gibi; ‘yerel bölgesel değil, düşünsel algı dili olan evrensel Türkçe ile karakterize oluyor Cevval Bey. Bu romanda; Türk romanında daha önceleri bu açıdan ele alınmamış bir kişilikle hem Doğu’ya hem Batı’ya felsefi ilintiler kuran bir karakterle yüz yüzeyiz.

    Yıllardan beri tiyatro izlerim ve tiyatro eleştirileri yazarım. Tekin Sönmez bu romanında tiyatro ögelerini kullanmış. Bunu görüyorum. Öncelikle Brecht, bu romanda bir hayal sahnesiyle karşıma çıktı ve Karagöz, Hacivat gerçekliğini çakıştırdı. Sadece bu da değil. Fon müziği ve fon görselliği olarak trenlerin durmadan gelip geçtiği bu büyülü hayal sahnesi Geothe ile kapanıyor. Ankara Kayaş İstasyonu, yakınından trenlerin aralıksız geçtiği bir atmosfer. Cevval Bey geçen trenlere çocukluk düşleriyle atlayarak Sarıkamış’a, Soğanlı Dağları’na, bal kulesi diye adlandırdığı Bardız yaylalarına gidiyor, orada geçmişin izlerini arıyor ve sayıklamalarla yine Ankara’ya dönüyor.

    ‘Ankara Düşerken Erzurum ve Bardezbaldooruk Ailesi’ adlı romanın kurgu ve örgü kritiğini roman eleştirmenlerine bırakıyorum. Anımsadığım kadarıyla önceki romanlarını Almanya’da, Alman edebiyatı okuluna yakın duyarlılıkla kaleme alan Tekin Sönmez Ankara’yı, hem Erzurum ve Sarıkamış merceğinde hem de yine Alman romancılığına yakın bir çizgide tutuyor. Romanın merkezinde işini iyi yapmaktan başka bir derdi olmayan, kendi halinde bir Cumhuriyet aydını var. Kendisiyle yüzleşirken bir anlamda babası ve ninesi de birbirleriyle yüzleşiyorlar. Bu gecikmiş yüzleşme düşmekte olan Ankara’yı da yüzeye, üste çıkarıyor.

    Tekin Sönmez; güncellikten kopmadan, kimi yerde monologlarla kimi yerde hayal perdesine aktardığı olaylarla kimi yerde de ninesini bellek ekranında konuşturarak, ‘Bardezbaldooruk Ailesi’ni ve Ankara’yı tarih perspektifi ile boyutlandırıyor. Güncel açıdan da heyecan veren 300 sayfalık bu roman, ikinci cildi için de bir açık kapı bırakıyor.

    Kaynak: http://www.aydinlikgazete.com/yazarlar/hayat-aslyazici/17643-ankara-duserken-kendiyle-yuzlesen-cumhuriyet-aydini.html

Bir Yorum Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s